3 Ocak 2011

yüzüncü mükemmel daire

remzi yorgun, pencereye döndü... camlardan akan kara katranlar mıydı?.. kafasını iki yana savurdu... şakaklarını oğuşturdu... önündeki solgun kağıda baktı... bu sefer başarmak istemedi... kağıdı karalamak, parçalamak istedi... gözbebekleri büyüdü...

kamış kalemi hokkaya daldırdığı an her şey değişti... kalemi çekerken mürekkebi süzdü... kağıda yaklaştı... pencereye bakmadan gördü... bileği gerildi gevşedi... bir hamlede daireyi çizdi.... hamle boyunca camın önünden kır çiçekleri, ispinozlar, kelebekler geçti...

doğruldu... kalemi hokkaya bıraktı... mürekkep bulaşığı parmaklarıyla gözünün altını kaşıdı... dairenin birleşme noktası gene fark edilemeyecek kadar kusursuzdu... gözünün altı serinledi... bunu da başardıysa, yüzüncü mükemmel daireyi çizmiş olacaktı...

dairenin üstüne ipi çekti, kesti... üç yüz altmış derece çevirdi... daire mükemmeldi... tek bilek hareketiyle çizdiği yüz denemenin yüzüncüsü; yüzüncü mükemmel daire... pencereye baktı... camlardan akan hayvanların pelteleşmiş kanı mıydı?.. leş kokusu muydu odaya yayılan?..

yıllarca zihninde hayâli daireler çize çize uyumuş, uyanmıştı... fakat uzun bir süredir zihni bomboştu; yalnızca eliyle çiziyordu artık... durdu... başını ensesine devirdi... bakışlarını tavandaki dairenin merkezinden sarkan lamabaya kitledi... eli daire çizer gibi hızla hokkadan kalemi aldı v şah damarına sapladı... bir an öyle bekledi... bekledi... nihayet... kalemi sapladığı yerden çekti...

12 Aralık 2010

vefa'lı rahime hanım

rahime hanım'ın sâkinliği, bizans kilisesinden bozma caminin önündeki meşenin sâkinliğiyle aynıdır; ikisi de doksan yaşındadır; ikisi de dünyaya aldırışsız bakar... rahime hanım'ın büyük oğlu amerika'da, büyüğün bir küçüğü merkez efendi mezarlığı'nda, bir kızı avusturalya'da, dünyayla kavgalı en küçük oğlu da bolu'da yaşar... kendisine bir iki yıldır tez canlı bir türkmen kızı refakat etmektedir: medine, yaşlı kadının yemeğini yediririr, altını temizler, ev işlerini yapar, komşulara çay pişirir... gel gör, yıllar yılı biteviye süren hayat birkaç haftadır tuhaf bir değişim içindedir...

rahime hanım, birkaç haftadır radyonun son frekansıyla ilki arasındaki tanımsız bir dalgada, aralıksız yağmur sesi yayınlayan bir radyo istasyonu keşfetmiştir... ilk başlarda, merakla "yağmur sesi ne zaman dinecek de araya bir fasıl, bir saz heyeti yahut bir muganni girecek acaba?" diye diye dinlemeye başlamış; sonra giderek yağmur sesinin meftunu olmuştur... bu istasyonu dinlerken, yitirdiği bir şeylerin uyanışına engel olamamış; her yıl yeni bir kabukla kaplanan, kat kat kabuğun altında ezilen kalbi kendini yeniden hatırlatmaya başlamıştır...

rahime hanım birkaç haftadır tuhaf aynı zamanda hoş kokular içindedir v dilinde damağında hoş kokulardan bir lezzetledir... oysa üstünkörü düğümlenen alt bezi poşetlerinden sızan bok v sidik kokusu ahşap döşemeden, ağır perdelere kadar her yere sinmiştir... rahime hanım'ın gözlerinde birkaç haftadır soluk, kirli duvarlar capcanlı; mobilyaların eprimiş kumaşları yepyenidir...

üç günden beri de yaşlı kadın, otuz yıllık havadis okuma orucunu bozarak, refaktçisine osman efendi'den bütün gasteleri, dergileri aldırarak okurluğa dönüş yapar... medine buna anlam veremez... duraksar... şaşırır... v hızla alışır...

rahime hanım, burnunu dayaya dayaya okumaya başlar... okur okur okur... okudukça okuma iştahı artar... arada başını kaldırıp kendine ıdık dıdık işler yaratan ya da mecburen yağmur sesinde küçük şekerlemeler yapan medine'yi, medine'nin kızarık, yorgun ellerini seyreder... her şeyle beraber medine'yi de yeniden şekle şemâle sokar... pencereye yakınlaşır... İstanbul'un üstüste yığılan arabalarına, bıkkın insanlarına, kargaşasına bakar...

nedir?..

"yirmi birinci asrın dokuzuncu yılında dünya tarım rekoltesi son kırk yılın en yükseği ilan ediliyor... iktisâdi kıriz derinleştikçe derinleşiyor..."

"birleşmiş milletler çocuk fonu üye milletlerden dünyadaki aç çocuklar için para topluyor, büyük organizsyonlara imza atmaya devam ediyor..."

"taban fiyatlarına isyan eden isveçli çiftçiler on bin ton tereyağını baltık denizi'ne döküyor..."

"avrupa birliği v abd, afrika asya ülkelerine tarımsal ürün dışalımında bir sınırlama daha getirirken, gene afrika, asya ülkelerine üretim fazlası tarım ürünleri satışı konusunda anlaşmalar imzalıyor..."

"birkaç afrika ülkesini besleyen viktorya gölü, avrupalı şirketlerin göle attıkları, yetiştirip, avrupa'ya ihraç ettikleri etobur nil levreği yüzünden, bitki istilasına uğrayarak oksijensizilkten çürüyor..."

"gölün civarındaki ülkelere her gün on binlerce kalaşnikof gönderiliyor... kongo'da, ruanda'da kenya'da çatışmalar durmuyor"

"amerika rusya gerginliği orta asya ülkelerinde iç savaşlara neden oluyor"

rahime hanım, okuma macerasının dördüncü gününde yemekten şişmiş bir köpek gibi pencerenin kenarına ilişti... yağmur sesi yayınlayan istasyonun sesini biraz daha açtı... medine'ye dürbününü buldurdu; bozacıya gidip ekşisinden, eskisinden bir şişe boza almasını, her zamankinden daha büyük bir nezaketle rica etti... merceklerini kiliseden bozma caminin narteksine dikti... girişin badanalı yüzeyini inceledi... yüzeyin ardındaki resimleri v çocukluğunu hatırlamaya çalıştı... sisli puslu görüntüler geçip gittiler... güçlükle mutfağa gidip ekmek bıçağını aldı... döndü...

medine dışarının serinliğiyle girdi içeri... yağmurun sesi kısıldı... üç beş leblebi eşliğinde bozalarını içtiler... rahime hanım refikasının kaba hatlı köylü yüzünü, elma gibi kırmızı yanaklarını seyretti belli etmeden... eh!.. yavaş yavaş vefa'ya akşam çöktü...

rahime hanım türkmen kızına, beline bağlı keseden çıkarıp sofaya bakan daima kitli kapının anahtarını uzattı... medine'nin gözleri belli belirsiz ışıdı... yaşlı kadın bir korsan masalı anlatır gibi içinde kıymetli takılarının durduğu bohçanın alengirli yerini tarif etti... medine, yanakları al al, bohçayı buldu getirdi... kuyumları masaya döktü, saçtı...

rahime hanım masa başında "kızım ben şimdi şuracıkta uyuyacağım... beni sakın ama sakın uyandırma... radyo açık kalsın..." dedi... ekmek bıçağını kıçının altından çıkararak masaya koydu... şıpırtılar, tıpırtılar eşliğinde uykuya daldı...

sabah ezanı okunurken takıların saçıldığı masa boştu... rahime hanım'ın boynundan göğsüne, göğsünden beline, belinden yere akan kan şarap kokuyordu... yıllanmış, kükürdü az, meşeden bir gövdede rahiyalanmış sıcak şarap...

yağmur sesi parazitlense de kısık ayarda hâlâ işitiliyordu...

25 Kasım 2010

siyah beyaz ve renkli

çatıdaki stüdyoya girerken asiye'nin yanakları ıslaktı... elleri titriyordu... alt dudağının orta ve sağ yanına ısırarak açtığı yarıklarda kan birikiyordu... boynundaki tırmık izleri ve tırnaklarının arasındaki saçlar da kendine aitti... daha fazlasını ahmet'e yapmıştı; şu anda gecekondunun sahanlığında yarı baygın yatıyordu...

asiye, kendine hâkim olmaya çabalarken kollarını sıkıca kavuşuturup bedeniyle birlikte tüm varlığını sarmaya çalıştığı gibi kamerayı kavradı, karnına bastırdı... kamera karnından girdi, boşluğunda bir süre dolaştı ve iç organlarından birine dönüştü...

seyyit elinde çayla mutfaktan çıkıyordu... asiye'yi fark edince sendeledi, çayın bir kısmı tabağa döküldü... öylece dondu... ancak bardak tabakta şıngırdamaya devam etti...

seyyit, çok uzun saniyelerin ardından "n'oldu sana?" diyebildi yutkunarak

asiye, "çocukları anneme bıraktım..." dedi... sustu...

elini karnına sokup kamerayı aradı, buldu; zorlayarak, burkarak kopardı... kalbi durdu bir an... upuzun bir an boyunca; sonra yedeği devreye girdi; yaşamasına yetecek kadar çalışabilen...

asiye kamerayı uzattı, "bunu sana getirdim... bu benim için çok fazla..."

seyyit düşünmeden uzandı, kamerayı aldı ve çayı asiye'ye uzatırken, "çay içer misin?" dedi... sesini yadırgadı; tanımadı...

mekan karıştı... ters rüzgârlar çarpıştı... eski, lekeli, kopuk kopuk, siyah beyaz bir filim oldu asiye... seyyit, bir kez daha ikram etti çayı konuşmadan... asiye, düşünmeden uzanarak ikrâmı kabul etti... çay tabağı, parmaklarının ucu değer değmez, siyah beyaz oldu...

asiye siyah beyaz konuştu, "resim çekerken anneliğimi unutuyorum... başka biri oluyorum... ahmet benden önce fark etti... bana önce sözle sataştı... ne orospuluğum kaldı ne entelliğim... bugün... akşam üzeri...karanlık odaya girdi... niyetini anladım... ama oralı olmadım... daha da sinirlendi demek... enseme şaplak attı..."

eee?.. eeesi... asiye ahmet'i harcadı... iki tanesi: bir, burnunu kırdı, iki, taşaklarına sağlam bi diz koydu... o diz hâlâ ahmet'in taşaklarında... profesyonel fotografçı, sözün bittiği andan sonrasını anladı... sormadı... başını eğdi...

başı eğik, "bunu bana veremezsin... bu sana bulaştı bi kere..." dedi...

asiye'nin kızarık yanakları daha da kızardı....

seyyit, "ne kadar vazgeçsen vazgeçemezsin... sen bununla dünyaya bakmayı öğrendin... dünyada sana baktı bununla..." dedi tirek sesiyle...

asiye çayı aynı mekanik tavırla geri uzatırken, "kim olduğumu karıştırıyorum artık... ahmet'ten korkmuyorum... sadece evde huzur istiyorum... çocuklar mahvoluyo... eee... sağol her şey için" dedi...

seyyit çayı alırken, gönülsüzce "hoşçakal..." diye karşılık verdi...

asiye kapıya yürürken çay eski rengine döndü... seyyit gülümsedi... geri döneceğini tahmin ediyordu... ahmet'i öldürmekle fotoğraf çekmek arasında bir seçim yapacaktı...

21 Kasım 2010

orospuların onurlu birliği

niye ağlıyorum?.. hıçkıra hıçkıra?.. bilmiyorum... durmadan ağlıyorum... gökyüzü! çatım olur musun?... çimenler! halılarım, çalılar! duvarlarım olur musunuz?.. olursunuz... öylesiniz zaten... eminim sizden... "git sokakta yat da siktir gene kendini!" dedi babam... annem kabak bıçağıyla göğsüne delikler oyucaktı az daha... ı ıh.... ben sizin kiracınız olamam... beceremem... korkuyorum... becerilmekten... yani, şu türlü becerilmekten... ı ıh... yok...

niye ağlıyorum?.. bende bi bozukluk mu var?.. herkes nasıl bu kadar düzgün, tıkır tıkır, trink, çın çın, fık fık, tak tak?..

tek tesellim, bin dolarım var... on tane yüzlük... bi domalmaya bin dolar... n'apmalı?... nasıl etmeliyim?...

üç yıldızlı bi otel işimi görür... müşterim belli... günde iki bin dolardan altmış bin dolar kazanırım ayda... yakalanmazsam, hastalanmazsam, yaralanmazsam... öldürülmezsem... gözyaşlarımı yüzlüklere siliyorum... ama ağlamam kesilmiyo... hiçbi boka yaramıyolar... "in god we trust"... öyle mi?.. öyle mi?... o zaman, allah belanızı versin!.. allah!.. belanızı!.. versin!.. sizin allahınız bu!.. "insanlara konuşma yeteneği veren ey dilsiz allah!.. kendi başına bi bok yapamazsın ama insanlara her boku yaptırırsın"... tüh!..

anneeeee!... anne!.. ağlayan çocuk posterine benzerdim... ağlayan orospu posteri oldum şimdi... neymiş?.. asıl utanılacak şey neymiş?.. yoksul kadınların vücutlarını satmaları gene bir yerde, anlaşılırmış... ama varlıklı kadınların orospulukları utanç vericiymiş... allah onları cehenneminde yaksınmış... ailesi bunları en iyi okullarda okutsun, iki üç dil bilsinler, ecnebi ülkeleri gezsinler sonra kalkıp orospuluk yapsınlarmış... olacak iş miymiş?..

gözyaşı kaybından ölünür mü baba?.. baba... seni seviyorum... ama... ama benim kimi seveceğime sen karar veremezsin... kimse karar veremez... niye böyle yapıyosunuz?.. benim gibi tatlı bi çocuğu ağlatıyosunuz?.. hep ağlatıyosunuz ama... içim o kadar karışık ki... kalbim o kadar kırık ki... ölmek istiyorum...

yahut orospuluğa devam!.. bir ihtimal daha var! o da orospuluk mu dersin... madem ölmek istiyorum... kolayca ölebilirim madem... hemen şimdi burda... o zaman orospuluk yaparken öleyim... onurlu bi şekilde... dimdik... kendi emeğimle... kimsenin terini, çabasını, kanını, zahmetini çalmadan... kimsenin sırtına binmeden... yalnızca bana ait olan malı, etimi satarak öleyim... aaaa! bakarsın ölmem çok kazanırım... işte o zaman yemin ediyorum ki ilk işim bir kerhane kurmak olacak... n'oldu?.. güldüm mü ben?.. inanmıyorum... en azından ağlamıyorum artık...

ne düşünüyordum?.. ha!.. evet... hiçbir orospunun götünün emeğinin çalınmadığı bi kerhane... niye olmasın?.. bi tür kooperatif... bi tür kolhoz... bi tür komün... orospuların ortaklaşa çalıştırdıkları bi cima fabrikası... daha namuslu bi girişim değil mi maden ocaklarında, tersanelerde işçileri öldürerek, sakatlayarak, hasta ederek kazanmaktan... orospuluk daha namuslu, daha onurlu değil mi sebzeye meyveye, çocuk mamasına kanserojen madde katıp yok pahasına satmaktan... bi adem de çıkıp söylesin hangisi daha onurlu, daha namuslu?.. tuhaf... ağlamıyorum artık...

gidip biraz alışveriş yapayım... malı güzelleştireyim... fiyatımı arttırayım... hah hah ha!... gülüyorum lan... yaşasın orospuluk!.. yaşasın! orospuların onurlu birliği...


resim: avignon'lu kadınlar/pablo picasso

16 Kasım 2010

kâtiller aydınlanırken

ortada kallavi bir mumun alevi titriyordu... yedi karanlık vücut, sedirlerde, sırtlarını geyikli halılara yaslamış kahve içiyordu... bir elde çin fincanı bir elde horosan tespihi... odaya girince sağ ve sol duvarda iki niş vardı... ve ikisinde de zırh delici mermileriyle birer ak-47 asılıydı... pencerenin önündeki sedirde üç kâtil oturuyordu... pencerenin iki yanındaki dikey sedirlerde ise ikişer kâtil... kâtiller tek tek kahvelerini höpürdetiyor, her höpürtü tuhaf çağrışımlar yapıyordu... höpürtüsüz anlarda geleneksel öküsürükler, gırtlakları yırtan hırıltılar kopuyordu... yüzleri gibi bakışları da yoktu en çok elleri vardı... elleri ayaklar izliyordu... burda, asırlardır oturuyor kahve höpürdetiyorlardı... katliamlardan önce ve sonra... oda kömür ve çürümüş yaprak ve bayat balık kokuyordu...

sol sedirde kapıya ve nişe yakın oturan, sarı kurt... kahveyi herkesten başka höpürdetiyordu... yahut öyle sanıyordu... tıpkı diğerleri gibi sanılar içindeydi... gerçek adını hatırlamaya çalışıyordu, "mehmet?.. selim?.. fatih?.. yavuz?.. mahmut?.. orhan?.. alp?.. sarp?.. acun?.. mete?.. cengiz?.." ama gerçek adı bunlar değildi... başkasını da hatırlamıyordu... zihninin boşluğunda adlar halvette kapı gıcırtısı, nefes hışırtısı, bıçak parıltısı, takunya tıkırtısı gibi yankılanıyordu... niye yankılanıyorlardı?.. kulağa hoş gelsinler diye mi?..

camın önündeki sedirde oturan kara çakal, anlattı, "buraların içi var... narın, incirin içi... her şey içinden olur... içteki, gün gelir düşer toprağa... yeşerir yeniden olur... biz, efendiler!.. buraların içiyiz... meyvenin eti, içine göre etlenir... demek, iç nasılsa et öyledir... kâfi..."

neftî akrep, yeşil yılan, kızıl çıyan, mavi atmaca, boz ayı hep birlikte kahvelerini höpürdettiler... sarı kurt, höpürdetmedi bir tek... zihnindeki yankılarla boşta kaldı... pencereyi örten dalların arasından kaçan ışık gözlerini kamaştırdı... altısı da olmayan gözleriyle ona baktılar...

sarı kurt... yakalanmıştı... başını öne eğdi... asırlardır kurtulmak istiyordu... katl istemiyordu... ama buraların içi buydu... o giderse... bırakırsa... şu allı güllü sedirlere bir daha bağdaş kurmazsa, buraları buralar olur muydu?.. buralar nereler olurdu?.. buralar güzeldi... taşıyla kuşuyla, aşıyla başıyla, aşığıyla acısıyla... hey heyyy... buralar bizim olmazsa kimin olurdu?.. karıların, kızların, oğlanların, tellâk-ı dil rübaların, cins-i lâtiflerin mi?.. belki öylesi daha iyi olurdu... destur!!! sarı kurt, katl istemiyordu artık... adını, gerçek adını hatırlamak istiyordu... döktüğü kan birikse deniz olur... yumaya sabun, kese, hamam, nehir yetmez...

olmayan gözlerinde canlanıyordu: gırtlağını sıktığı, boynunu kırdığı, bombayla lime lime ettiği, burgaç kurşunlarla göğsünü parçaladığı, kollarını kestiği, parmaklarını ters çevirdiği, taşaklarını burduğu, bızırını çizdiği, zorla, kanatarak içine girdiği çocuklar... boynuna şiş batırdığı yaşlılar; göt deliğine çivili sopa soktuğu esirler... yaktığı, bombaladığı camiler, havralar, kiliseler, oteller, evler, okullar, kahvehaneler, meydanlar... buranın etini, güzelliğini yaratan iç; destanlar, efsaneler, kasideler, ağıtlarla güzellenen katl, gün gelip düşmesin toprağa, yeşermesin diye yeniden, ayrılmak istiyordu artık sağ ve sâlim... yankılı zihininde dönüp duruyordu kararlar, tereddütler, ürkeklik, korku ve sadakat yeminleri...

dalların arasından kaçıp olmayan gözlerini aydınlatınca ışık, görmüştü... görmüşlerdi gözlerini... görmüşlerdi gözlerinde gözlerini... yedi kâtilin yedisi de katl istemiyordu asırlardır... yedisi de gerçek adlarını hatırlamaya çalışıyordu birbirlerinden gizleyerek... kurdukları ikircikli imgelerin herbirinde bu niyet, bu sıyrılış saklıydı... ya nasıl kurtulacaklardı?.. ölüp toprağa düşmeden; yaşayarak, yaşatarak kurtulmanın bir yolu var mıydı?.. olmalıydı... yedi kâtilin yedisinin de kafaları karman çormandı... günlerce, aylarca çıkış yolu aradılar... kimi yollar buldular... amma velakin bu yollar fıtratlarına uymuyordu... bu yollara tâlimli değildi ne kasları ne sinirleri... bu ara, dar, karmaşık, ince yollarda yürümek meleke kesbetmemişti...

ve nihayet bildiklerini yaptılar... sarı kurt, yoksunluk nöbeti geçiren bir müptela gibi tespihi fincanı fırlattı; atılıp ak-47'yi kaptı... neftî akrep de diğerini kaptı... fincanlar tespihler ayda uçuşur gibi yavaşça havada savrulurken, eller bele gitti... oda, ocak, yurt, dişlileri dağılmış bir makine gibi sarsıldı, aksırdı tıksırdı, kasıldı gevşedi... kallavi mumun alevi küçüldü, büyüdü, sağa yattı, sola yattı ve sonunda her yeri kapladı...

hâsılı, aydınlamaya çalışan yedi kâtil içimize, kırık dallar ve camlar arasına, yedi tohum düşürürek çekip gitti... kül...

15 Kasım 2010

anna petrovna

anna petrovna, üçlü eksıl için sıçradı... kusursuz bir iki buçuk dönüş yaparak, aynı zerafetle buza kondu... su damlası gibi aktı gitti... üçlü eksılı yavaş çekimde bir kez daha gösterdi yönetmen... o havada dönerken sağa sola su damlalarının saçılışını gördük... nedenini anlayamadık... ağır çekimin ardından, pisti boylu boyunca katederken anna'nın bir yakın planını seyrettik... sıcacık birer kartopuna benzeyen yanaklarından gözyaşları akıyordu... gözyaşları yanaklardan çeneye, çeneden boynuna, ordanda da göğüs boşuğuna birikiyordu... karım, çocuklar ve ben taş kesilmiştik... mükemmel bir hareket dizisi gerçekleştirmişti oysa... ağlayarak, kahrolarak mıydı hepsi?.. yönetmen bant yayınını lehine çevirmişti demek; anna petrovna'nın dansını bir tragedyaya dönüştürmüştü... de neden?.. merakla seyre devam ettik... anna, parlak figürlerine yenilerini eklerken, anlatıcı, güzel siporcunun moskova'ya annesiyle birlikte geldiğini; geldikleri günün akşamı annesini yitirdiğini söyledi... oğluma baktım... gözleri dolu doluydu... kızım elinden fıstık çanağını düşürdü... karım serçe parmağıyla gözyaşlarını siliyordu... anna petrovna hareket dizisini nihayet tamamladı... hikâyesini bilen seyirciler komut almışcasına ayağa fırladılar... sükûnet içinde anna'yı alkışladılar... zarif siporcu seyircilere gülümsedi... gülümserken ağlamaya devam etti... biz de dağılmış yüzlerimizi birbirimizden saklayarak gözyaşlarına boğulduk... anna petrovna, pisti terk ederken ayağı takıldı, sendeledi... seyirciler dalgalandılar... eller, adeta yardım etmek, onu dimdik uğurlamak için uzandılar... kimse anna'nın acısını hafife almıyor buna karşılık herkes sonsuz acılar içinde mükemmel bir gösteri sunan tatlı kızı, böyle başı dik haliyle, kişisel tarihine yazmak istiyordu... ve herkes galiba o küçük sendelemeyi belleğinden silmeye hazırdı... biz... karım, çocuklarım ve ben... her zamankinden daha çok o seyirciler arasında olmayı istemiştik galiba... orda olsaydık... evet orda olsaydık sendelerken biz de anna'ya uzanabilirdik... ailemin fertlerinin uzanmaktaki amacını sorgulamadım... ancak, kendi adıma anna'yı bağrıma basıp hüngür hüngür ağlamasına izin vermek; onunla ağlamak isterdim ve ondan asla gururlu, dimdik bir ayrılış beklemezdim...

31 Ekim 2010

kadırgalı timon

bu dünyayı benim için, benim önüme kurulmuş bir oyun sanıyordum... ilk felsefi düşüncelerimdi... sonra oyun can sıkmaya, çok fazla zorlamaya başladı... sağını solunu kurcaladım; yönlendirmeye çalıştım; bilgiyle, ilgiyle, sevgiyle dokundum... karşılık bulamadım... yerinden kıpırdatamadım... oyun sandığım şey köhne bir kütleydi... öfkelendim... bu en güçlü duygumdu... aşk, direnç, umut, arzu, tutku aslında hepsi aldanmaydı... çünkü her biri öfkemin değişik hâlleriydi... kafasını kafesin tellerine çarpa çarpa yaran saka kuşu gibiydim... sonra, hazcı bir derbeder oldum... bir nihilist... önüme çıkan her kadınla seviştim... masaya konan her şeyi içtim... denizleri, dağları kaygısız dolaştım... haz ortakları buldum... saflaştım... bulduğum gibi de yitirdim onları... aklımın köşesinde hâlâ her şeyin bir oyun olduğu fikri saklıydı... bir çeşit inkârda inat... hâlâ öfke nöbetlerine kapılıyordum... yumruklarım kanlıydı... hâlâ haz ve ortak arıyordum... şüpheci ve mütereddit... yalpalıyordum... eh... ucundan acık yitirdim aklımı... yahut dengemi kaybettim, diyelim... ve sonunda burdayım... iyi insanlarla beraberim... benim gibi bu dünyanın irademiz dışında süre giden bir şey olduğunu kabullenen uyumlu dostlarla birlikteyim... yooo... teşekkür ederim bıraktım... siz de bıraksanız iyi olur... çünkü bütün kapıları, pencelereleri kitledim... hayır hayır... havasızlık sorun değil... sorun şu ki ocak sönük olmasına rağmen gaz açık... ah! ya da belki evet... son bir sigara içebilirim... şaka mı?... hayır... çok ciddiyim... lütfen! bi sigara... bi sigara dedim!!!