Karanlık bir Kasım sabahı. Yerler ıslak, hava nemli, soğuk. Ekin okulun büyük bahçe duvarının dışında, dalgın yürüyordu. Giysileri düzenli, çantası tertipli, yüzü karışıktı. Birden durdu. Eğdi başını. Göğsü hafifledi. Bir şey keşfetmişti, çok bilinen! Fakat o çok bilinen şey zihninde değişik parlaklıktaydı: Varlığının, o aşağılık yaratıklara nasıl keyif verdiğini zihnindeki yalımın içinde apaçık görmüştü.
Onların oyuncağı, eğlencesiydi. Yemekten sonra keyifle kurcalanan dişlerin arasındaki et parçasıydı. Şu kadarcık bir hükmü yoktu hayatta, hiçbir zaman da olamayacaktı; gizli ve büyük bir güç taşıdığı vehametine kapılmaktan başka.
Tükürdü! Yürüdü yeniden. On altı yaşındaki parlak keşfi için gurur duyabilirdi. Ne ki gururla avunamazdı. Bu dehşet karşısında hiçbir şeyle avunamazdı.
Kızdı. Bakışlarını kaldırdı. Bahçe duvarını aşan delirmiş dalların arasından göğe baktı.
“Ağaçların, bahçenin, göğün bana keyif vermesi gibi ben de onlara keyif veriyorum.” diye mırıldandı. “Belki o alçaklar da benim dişlerim arasındaki et parçalarıdır? Olamaz mı?” Çarpık güldü. Hemen vazgeçti sorusundan. Sorusunu çocukça buldu. Gururla avunmamayı bilecek kadar akıllı, kendini küçümseyecek kadar aptal mıydı? Durmadı. Yürüdü.
Yürüdü yeniden. Yalımın içindeki kıpkızıl gerçekliği görmeye devam etti:
İtirazlarının, isyanının, ne yapıp ediyorsa hepsinin onlara sadece hoşça vakit geçirttiğini, şahsen başka da bir halta yaramadığını; onların kaya gibi sert ve zâlim gerçekliği karşısında silik, titrek, çürük bir hayâl olduğunu düşündü.
Onlar her şartta iğrenç yıkımlarına, alçakça hâkimiyetlerine devam etmenin yolunu buluyorlardı. Kendi ve kendi gibilerse oyuncaklık yahut piyonluk durumlarını değiştiremiyorlardı.
Onlar! Zalimler! Her türlü beraberliği kendilerine benzetmekte ustaydılar. Özgürlük yolunda birleşenler bile onlara benziyorlardı. “Başkan, başkan yardımcıları, kâtipler, asil üyeler, yedek üyeler, dış kapının mandalları vs.” şeklinde, aynı onlar gibi bir araya gelerek salaklık belgesine en baştan imza atıyorlardı. Beraberliğin başka türlüsü bulunamaz mıydı? Belki. Ama arayan çıkmamıştı henüz. Çıksa n’olurdu ki? Öf!
Bu ülkede, katılabileceği, içinde yer alabileceği gerçek, eşitlikçi bir beraberlik yok muydu? Varsa nerdeydi?
Ekin, lisenin kapısına gelip durdu. Tabelaya baktı: Nokta Nokta Fen Lisesi.
Yolun başında sınıf arkadaşlarını gördü. Şakalaşarak yaklaşıyorlardı. Onlarla merhabalaşmak istemedi. Arkadaşları fark edemeden hızla girdi okulun paslı bahçe kapısından.
Okula gidip gelişlerinde ve teneffüslerde bahçede ve sokak kavgalarının ardından düşünceli yürüyüşlerini sürdürdü. Onu kalbinin hapishanesine zincirleyen annesine kızıp sokağa her fırlayışında; sözünü asla dinlemediği babasının fırlattığı pense, çekiç, tornavidalardan her sıyrılışında öfkeyle düşündü.
Kendini, aslında kişinin iradesini, fark ettirebileceği, onların alınlarına damgasını basabileceği; o kadar değilse de onları biraz olsun tedirgin edecek uç ve bireysel bir eylem düşündü.
Ve canlı bomba olmayı kafaya koydu.
Hedef olarak semtinin sabıkalı Polis Karakolu’nu seçti. İki yurttaşı döverek öldüren, gözlerinin önünde bir kadına tacizde bulunan polisleri de cezalandırmış olacaktı böylece. Böylece dünyayı değiştiremese de Koca Antonio’nun hikâyesindeki köstebek gibi aslanın yüzünde ciddi bir tırmık izi bırakacaktı. İz bırakacaktı.
Çiçekli bir Mart sabahı, dökük aynanın karşısında dikkatle bomba yüklü yeleği giydi. Yeleğin üstüne ceket, ceketin üstüne de babasının pardösüsünü geçirdi. Pardösünün kollarını hafif içe doğru kıvırdı. Hedef şaşırtmak için eline, körüklü bir evrak çantası alıp çıktı. Karakola yürüdü. Yolun kenarındaki iki erguvan ağacı iyice kışkırmış, büyüleyici güzellikteki çiçekleri dallarda çağlamaktaydı. Ekin hiçbir şeye bakmadan bütünüyle eylemine kitlenerek yürüdü. Karakolun kapısında durdu.
Nöbetçiyi selamladı. Kayıp kimliğini bu karakola bırakmış olabilirlerdi de. Bunu kimden sorabilirdi? Yanıtını aldı. İçeri daldı. Planladığı gibi masa başındaki memurların arasına girip bombanın pimini çekecekti.
Merdivenleri çıktı. Gösterilen kapıyı araladı. Derdini söyledi. Sağ masadaki memur, cep telefonunu sıkıntıyla kapattı,
“Gel abicim ne vardı?” dedi.
İçersi kül, toz, ıhlamur, nane ve arap sabunu kokuyordu. Ahşap döşemeler ıslaktı; üstünkörü paspaslanmışlardı. Sol masadaki polis kırmızı burnunu çekip duruyordu. Sağdaki konuşan polisin, sıkıntısının silinişi ardından, yüzü tuhaf bir şekilde aydınlandı. Soldakine göre son derece sağlıklı görünüyordu.
“Söyle güzel kardeşim ne vardı?”
Ekin kekeledi.
“Şeeey. Benim kimlik. Kayboldu da. Girerken demiştim…”
“Pardon kafa dağınık biliyo musun.”
Polisin cep telefonu çaldı gene. Telefonu öfleyerek açtı ve konuşurken çekmeceden bir tomar kimlik belgesi çıkarıp kibarca masaya saçtı. Ekin, kimliğini aramaya koyuldu takma bir ilgiyle. O arada sol eli pardösünün eteğinden sızdı, pimi yakaladı.
“Anne gelemiycez nöbetim var dedim ya! Dün arkadaş hastaydı onun yerine nöbete kaldım o yüzden. Dün o yüzden yani… Niye yalan söyliyim ya. Ekmek Kur’an çarpsın ya! Haaa! Tamam haftaya geliriz ne var. Sık boğaz etme n’olur ya! Tamam tamam… Allaha emanet ol!..”
Ekin, sahte arayışını sürdürüken dayanamadı,
“Üst üste nöbet zor olmuyo mu?”
“Nöbetim falan yok kardeşim. Bu annem var ya annem! Hâlâ beni bebek sanıyo. Sürekli ‘Gelin evladım şunu yaptım bunu yaptım size!’ İyi de gitsen iğneliyo, gitmesen devamlı telefon, devamlı sitem… N’apıcağımı şaşırdım… Annedir annedir ama bi yere kadar… Bunların arasında yoksa yoktur senin kimlik.”
Ekin, kaşlarını çattı, ‘bulamadım’ anlamında kafasını iki yana salladı.
“Babam vefat edince daha bi zor kadın oldu anacım ah!…”
Pimi yarım çekti.
“Gasteye ilân vermiş miydin?”
Sol masadaki polis hapşırdı. Bir başka polis girdi elinde evraklarla. Sol masanın önündeki iki iskemleden birine oturdu.
“Gasteye ilan verdin mi dedim?”
Ekin, gene başını iki yana salladı. Kokular, anlatılanlar, içerdeki hava kafasını karıştırdı. Âni bir kararla kendini patlatmaktan vazgeçti. Ama sol elini çekemiyordu. Pimin bağlantısı zayıflamıştı; kendiliğinden çıkabilirdi. Karnı ağrıyormuş gibi ayağa kalktı. Bütün memurlar yadırgayarak baktılar.
“Kolit! Kolit var ben de! Dayanılmaz bi şey! Eve gitmem gerek. Teşekkürler yardımınız için.”
Polis şaşkın baktı delikanlıya; üstündeki emanet pardösüye. Kuşkulandı. Ama Ekin’in efendi tavrı kuşkusunu sildi. Çocuk, yavaş yavaş kapıya yürürken, ‘Herhalde ağrı o kadar çok ki hızlı yürütmüyo.’ diye düşündü. Sol masadaki tedirgin bakan polisleri yatıştırdı.
“Bir de İETT’ye sor!” diye seslendi arkasından.
Ekin, yüzünü ekşiterek kafasını yukarıdan aşağı salladı. Ağır ve dikkatli adımlarla merdivenleri indi. Önüne gelen her memura vaziyetinin nedenlerini yeniden yeniden anlattı. Nihayet! Kan ter içinde karakoldan çıktı. Karakolun karşısındaki ağaç öbeğinin altında durdu. Bir çalılığın arkasına saklandı.
“Eksik! Eksik düşündün gerizekalı! Az kalsın yine onların eğlencesi olacaktık lan ooolum!” diyerek pardösüsünü araladı. Düzeneğe baktı. Uyuşuk elinden pim istemeden kaydı. Ve büyük bir gümbürtü koptu.
Kollar, bacaklar, baş, kemikler, iç organlar uçuştu.
