Bahri'nin damadı Orhan, dikenli tellerin dibinde yüzükoyun yatıyordu. Ense kökü yumruk gibi şişmişti. Sırtı parçalanmıştı. Ağzı çarpılmıştı. Gözleri ölü değil uykusu gelmiş gibi bakıyordu. Kanlı bedene karasinekler konup kalkıyordu.
Âdil'in göğsü inip kalkıyordu. Durduğu yerde sendeledi. Başı döndü. Parmakları gevşedi. Baltayı düşürdü. Gözlerini yumdu. Dizlerinin üstüne çöktü. Elle tutulacak kadar gerçek görüntüler peydah oldu.
Nevin'in alt kirpikleri tüm duygularını anlatırdı. Bahçede otların arasına yatıp dumana boğulmuşlardı. Elini tutabilmişti sadece. Bir de omzuna dokunmuştu. Omzunun pütürü tarifsiz tatlılıktaydı. Dilini değdirir gibi dokunmuştu. Sonra birden yaz bitmişti.
Âdil, çömelikken başını kaldırdı göğe baktı. Gökyüzünü göremedi. Gökyüzü silinmişti.
Nevin'in ardından gelen güz, bahçenin çiti eskidi diye yarım metre açıktan yeni bir çit çekmişti. Sırf bu şekilde iki dönüm fazladan toprak kazandırmıştı sahibine.
Tıknaz ve hımbıl olduğundan kimse oynamak istemezdi onunla.
Kimse ama kimse çitleri yarım metre dışarı çektiğini fark etmemişti.
Derenin şırıltısını işitir gibi oldu. Çok kısa bir ân rahatladı. Ayağa kalkıp paramparça sırttan uzaklaşmak; dereye ulaşıp yıkanmak yıkanmak istedi. Ama şimdi de ayakları silindi birden.
Seher, Orhan'ın karısı. Küçüklüğünde otuzbir çekerken Seher'i de düşlerdi. İlişki ihtimali olmayan kızları düşünürdü otuzbir çekerken. Seher başkaydı. Her sabah bir minibüs merkez ilçeye götürürdü onu. Uzun, güneş gibi parlayan saçları vardı. Âdil, onu evden çıkarken görürdü. Görmek zorunda kalırdı.
Âdil soluk alıp veren bedensiz bir şey gibiydi; hırıldayan hayâller vardı sadece. Her şeyden açık, yakın, gerçek hayâller.
Okuldan tastiknâmesini almaya kendi gitmişti. Müdür tokat atar gibi atmıştı mühürlü kağıdı önüne. Delice koşmuştu nereye koştuğunu bilmeden. Yüz metrede nefesi tıkanmıştı. Yere serilmişti inleyerek.
Derken görüntülere fikirler karışmaya başladı. Toprağı otlarla, taşlarla birlikte avuçladı. Sıktı. Tırnakları pembeleşti. Suratı beyazladı.
Burnunu karıştırmayı dayısından görüp öğrenmişti. Şimdi gibi apaçık bir ândı. Tombalayı elini apışından ayırmayan Alican'da görmüştü ilk. Bugün coşkuyla kucakladığına yarın yüz vermemeyi de Zekai Abi'den öğrenmişti. Ne kadar şahane bir numaraydı o ya. Millet bok gibi kalırdı. Suya gidilir susuz dönülürdü. Orhan'a iki üç kez yapmıştı bu numarayı.
Ne ki Orhan bir gün Âdil'in kulağına eğilip, "Sikerim lan senin selâmını da seni de amcık. Dalga mı geçiyon milletle." demişti sâkince.
Bu çok âni ve sert bir tepkiydi. Âdil karşılık verememişti. Şaşalamıştı.
Orhan eklemişti aynı sâkinlike, "Çok var lan İstanbul'da senin gibi. Bi mârifet mi yapıyom sanıyosun göt!" deyip gülümseyerek yürüyüp gitmişti.
Âdil'in elleri bakmadan baltayı buldu yakaldı. Balta kalktı. Fındık dallarının arasında kötücül bir gölge dikildi. Bir süre havada titreyerek durdu öyle. Sonra toprağa indi hızla. Otlar, taşlar sıçradı iki yana.
Bir ganyan bayii açmıştı. Vergi borçları birikince haciz gelmişti. Hapislikten zor yırtmıştı. Kasabanın koyunda, kayalıkların oraya bir sayban yapmıştı. Yazın sadece fındığa giderek tam on yıl orda takılmıştı. Sayban, kısa sürede melankolinin kâbesi olmuştu. Âdil burda âleme duman içinde ayar vermeyi; onu buna, bunu şuna şekillemeyi iş edinmişti. Hoş! Âdil'in yapıp ettikleri kasabalıların olağan hâlleriydi ya... Bu leş kokulu oyunlar Âdil'in mesleği olmuştu.
Durumunu şimdi, şu ân, ancak farkediyordu. İğrenç, tiksinç hissediyordu... Birden bir şey oldu. Görüntüler, görüntülere karışan fikirler silindi. Orhan'ın cesedi, balta, fındık dalları, gökyüzü geri geldi. Âdil buz gibi uyandı.
Ayağa kalktı. Orhan'a tükürdü. Dereye gidip elini yüzünü yıkadı. Fındıklığın içindeki saybana girip üstünü değiştirdi. Kırıkkaleyi beline koydu. Tıraş oldu. Başağa atlayıp sarsıla sallana köye indi. Kahvenin önüne parketti. Kontağı kapadı. Karasineklerin kanat gürültüleri yeniden işitilir oldu.
"Selamınaleyküm" diyip girdi içeri. Bir çay söyledi. Bir cigaralık yaktı. Kokuttu. Kahvedekiler yapabildikleri en iyi şeyi yaptılar: Kafalarını iki yana sallayıp iç geçirdiler.
Âdil karşı sokağın derinliğinde Bahri ve Seher'i gördü. Koşar adım kahveye yaklaşıyorlardı. Elini kırıkkaleye attı. Bir duman çekti. Dumanı on yirmi saniye içinde tuttu. Tabancayı çekti. Namluyu ağzına soktu. Ciğerlerindeki dumanı bıraktı. Gülümsedi. Gülümsediği belli olmadı. Tetiği çekti. Tabanca ateş almadı. Bir daha, bir daha çekti tetiği.
"Tık tık..." sesinden ve karasineklerin kanat gürültülerinden başka ses işitilmedi. Kalktı ve Bahri içeri girerken kahvenin arka kapısına seyirtti.
0 Dİrsek Temâsı:
Yorum Gönder