rahime hanım'ın sâkinliği, bizans kilisesinden bozma caminin önündeki meşenin sâkinliğiyle aynıdır; ikisi de doksan yaşındadır; ikisi de dünyaya aldırışsız bakar... rahime hanım'ın büyük oğlu amerika'da, büyüğün bir küçüğü merkez efendi mezarlığı'nda, bir kızı avusturalya'da, dünyayla kavgalı en küçük oğlu da bolu'da yaşar... kendisine bir iki yıldır tez canlı bir türkmen kızı refakat etmektedir: medine, yaşlı kadının yemeğini yediririr, altını temizler, ev işlerini yapar, komşulara çay pişirir... gel gör, yıllar yılı biteviye süren hayat birkaç haftadır tuhaf bir değişim içindedir...
rahime hanım, birkaç haftadır radyonun son frekansıyla ilki arasındaki tanımsız bir dalgada, aralıksız yağmur sesi yayınlayan bir radyo istasyonu keşfetmiştir... ilk başlarda, merakla "yağmur sesi ne zaman dinecek de araya bir fasıl, bir saz heyeti yahut bir muganni girecek acaba?" diye diye dinlemeye başlamış; sonra giderek yağmur sesinin meftunu olmuştur... bu istasyonu dinlerken, yitirdiği bir şeylerin uyanışına engel olamamış; her yıl yeni bir kabukla kaplanan, kat kat kabuğun altında ezilen kalbi kendini yeniden hatırlatmaya başlamıştır...
rahime hanım birkaç haftadır tuhaf aynı zamanda hoş kokular içindedir v dilinde damağında hoş kokulardan bir lezzetledir... oysa üstünkörü düğümlenen alt bezi poşetlerinden sızan bok v sidik kokusu ahşap döşemeden, ağır perdelere kadar her yere sinmiştir... rahime hanım'ın gözlerinde birkaç haftadır soluk, kirli duvarlar capcanlı; mobilyaların eprimiş kumaşları yepyenidir...
üç günden beri de yaşlı kadın, otuz yıllık havadis okuma orucunu bozarak, refaktçisine osman efendi'den bütün gasteleri, dergileri aldırarak okurluğa dönüş yapar... medine buna anlam veremez... duraksar... şaşırır... v hızla alışır...
rahime hanım, burnunu dayaya dayaya okumaya başlar... okur okur okur... okudukça okuma iştahı artar... arada başını kaldırıp kendine ıdık dıdık işler yaratan ya da mecburen yağmur sesinde küçük şekerlemeler yapan medine'yi, medine'nin kızarık, yorgun ellerini seyreder... her şeyle beraber medine'yi de yeniden şekle şemâle sokar... pencereye yakınlaşır... İstanbul'un üstüste yığılan arabalarına, bıkkın insanlarına, kargaşasına bakar...
nedir?..
"yirmi birinci asrın dokuzuncu yılında dünya tarım rekoltesi son kırk yılın en yükseği ilan ediliyor... iktisâdi kıriz derinleştikçe derinleşiyor..."
"birleşmiş milletler çocuk fonu üye milletlerden dünyadaki aç çocuklar için para topluyor, büyük organizsyonlara imza atmaya devam ediyor..."
"taban fiyatlarına isyan eden isveçli çiftçiler on bin ton tereyağını baltık denizi'ne döküyor..."
"avrupa birliği v abd, afrika asya ülkelerine tarımsal ürün dışalımında bir sınırlama daha getirirken, gene afrika, asya ülkelerine üretim fazlası tarım ürünleri satışı konusunda anlaşmalar imzalıyor..."
"birkaç afrika ülkesini besleyen viktorya gölü, avrupalı şirketlerin göle attıkları, yetiştirip, avrupa'ya ihraç ettikleri etobur nil levreği yüzünden, bitki istilasına uğrayarak oksijensizilkten çürüyor..."
"gölün civarındaki ülkelere her gün on binlerce kalaşnikof gönderiliyor... kongo'da, ruanda'da kenya'da çatışmalar durmuyor"
"amerika rusya gerginliği orta asya ülkelerinde iç savaşlara neden oluyor"
rahime hanım, okuma macerasının dördüncü gününde yemekten şişmiş bir köpek gibi pencerenin kenarına ilişti... yağmur sesi yayınlayan istasyonun sesini biraz daha açtı... medine'ye dürbününü buldurdu; bozacıya gidip ekşisinden, eskisinden bir şişe boza almasını, her zamankinden daha büyük bir nezaketle rica etti... merceklerini kiliseden bozma caminin narteksine dikti... girişin badanalı yüzeyini inceledi... yüzeyin ardındaki resimleri v çocukluğunu hatırlamaya çalıştı... sisli puslu görüntüler geçip gittiler... güçlükle mutfağa gidip ekmek bıçağını aldı... döndü...
medine dışarının serinliğiyle girdi içeri... yağmurun sesi kısıldı... üç beş leblebi eşliğinde bozalarını içtiler... rahime hanım refikasının kaba hatlı köylü yüzünü, elma gibi kırmızı yanaklarını seyretti belli etmeden... eh!.. yavaş yavaş vefa'ya akşam çöktü...
rahime hanım türkmen kızına, beline bağlı keseden çıkarıp sofaya bakan daima kitli kapının anahtarını uzattı... medine'nin gözleri belli belirsiz ışıdı... yaşlı kadın bir korsan masalı anlatır gibi içinde kıymetli takılarının durduğu bohçanın alengirli yerini tarif etti... medine, yanakları al al, bohçayı buldu getirdi... kuyumları masaya döktü, saçtı...
rahime hanım masa başında "kızım ben şimdi şuracıkta uyuyacağım... beni sakın ama sakın uyandırma... radyo açık kalsın..." dedi... ekmek bıçağını kıçının altından çıkararak masaya koydu... şıpırtılar, tıpırtılar eşliğinde uykuya daldı...
sabah ezanı okunurken takıların saçıldığı masa boştu... rahime hanım'ın boynundan göğsüne, göğsünden beline, belinden yere akan kan şarap kokuyordu... yıllanmış, kükürdü az, meşeden bir gövdede rahiyalanmış sıcak şarap...
yağmur sesi parazitlense de kısık ayarda hâlâ işitiliyordu...
6 Dİrsek Temâsı:
neredeyse, vefa'lı, vefalı rahime hanım'ın v evet kiliseden bozma o caminin önündeki meşenin sakinliğine benzeyen sabah sakinliğim "aralıksız yağmur sesi yayınlayan radyo istayonu"nun hayaliyle bile çekip gitti. fikri bile aklımı başımdan aldı... çok güzeldi, okuyup bitirince hiç sakin olamadım. teşekkürler ya...
rica ederim...
uzun suredir nedenini bilemedigim, zihnimi kandirmamim artik pek de mumkun ol/a/madigi bahanesine sigindigim, hikaye/roman okuma orucumu bozdurdunuz rahime hanim..
size rahmet diliyorum ama kizginim da!
kolayi sectiniz siz!
hepimiz, bu b.ktan dunyadan goc etmek icin cesaret ariyor fakat yapamiyoruz. bunu icin medine gibi zavallilarin zaaflarindan faydalanip, seytanlarina fisildamiyoruz..
siz cileden kurtuldunuz, peki ya medine? o da b.ka batti sayenizde! ne olacak simdi ona?
bencilsiniz rahime hanim, bencil! acimadim size!
rahime hanım gözlerinizden öpüyordur...
neden sürekli yağmur yayını yapan bir frekans var ..?
cevabı brlki izleyen hikâyelerde...
Yorum Gönder